Reggae, Gentleman ve başörtüsü:
Büyük çıkışını Bob Marley ile yapan reggae tarzı müzik oldukça ilginç. Çoğu zaman insanın kendini sorgulamasını sağlar. Seçkinci tutum ile aristokrat yaşamın müzik yoluyla kendi burjuva beğenilerini, eldeki patrimonyal iktidarın tüm nimetlerinden yararlanarak topluma pazarladıkları, kendilerinin derinliği olmayan renksiz ve kişiliksiz karbon kopyalarıyla toplumsal yaşamı boğdukları, yozlaştırdıkları bir matrisin (matrix) sahteliği karşısında uyarı sinyalleri gönderirler. Toplumsal sorunları, daha doğrusu "insan"ın temel sorunlarını gündemden düşürüp, yozlaşmış bir düzen ve bu düzeni ayakta tutacak iğreti bir pop-kültür üretirler. Seçkinci gerçeklik ile toplumsal gerçeklik arasındaki uçuruma dikkat çekerler.
Hatırlattıkları bir şeyler daha var. İnsanı dışlayan bu seçkinci tutumlar karşısında, onların kendilerini yeniden üretebilmelerini sağlayacak "antitez"lerini sunan "protest" tutumların da benzer hastalıklarla bezeli olduğunu hatırlatırlar. Protest olanın da insanı bir biçimde araçsallaştırdığını düşündürür. Seçkinci tutuma karşı protest tutum, yalnızca seçkinci sınıfa ait olamamanın ezikliğini yansıtıyor aslında. Yaşama tatlı bir bakış, insani olana hiçbir önyargı beslemeksizin yaklaşım, farklılıklardan keyif alma, insan ötesi olan her şeyin reddi, hatta alternatif sunmanın da reddi gibi yaklaşımlar bu müzik türünü dinlerken zihnimde canlanır. Biraz da kuzeye karşı güney hareketini hatırlatır. Yaşamın, ekonomik yetersizlik nedeniyle sonsuz bir geridönüşüme (recycling) ve keskin bir minimalizme mahkûm, ancak sonuç itibarıyla doğayla barışık olduğu bir felsefeyi tüm canlılığıyla gözler önüne serer.
Gentleman Otto
Reggae müziğinin günümüzün (popüler olmayan) önemli temsilcilerinden biri de 'Gentleman'dir. Aslında bir beyaz. Yani dış görünüşü itibarıyla bir WASP (beyaz-anglosakson-protestan, yani dünyanın efendilerinden). Asıl adı Tilmann Otto ve bir Alman. Abisinin arşivindeki Bob Marley albümlerinden etkilenerek 17 yaşında Jamaika'ya gider ve ardından dünyanın egemenleriyle sorunu olan herkesin keyifle dinlediği bir sanatçı olur. Hatırlanırsa, Mustafa Sandal'ın 'İsyankâr' parçasına da 'featuring' yapmış ve parçanın Avrupa'da da listelere girmesini sağlamıştı. Ancak 'İsyankâr' şarkısının bu versiyonunun neden Türkiye'de pek tutulmadığı ve çalınmadığını anlamak sanırım pek güç olmasa gerek. Nitelikli müzik ülkemizde halen tüm boyutlarıyla seçkincilik-protest ikilemine sıkışmış durumda... Yabancı müzik deyince Türk gençlerinin ağırlıklı tercihi halen "rock"tur. Yabancı müzik dinlemenin kendisi de toplumda seçkinci bir reflekse işaret ediyorsa, dinlenilecek müzik de rap ya da reggae olacak değil herhalde... Protest tutumları da seçkinci olmalı... Toplumsal ve siyasal tercihler, dinlenilecek yabancı müziği de zorunlu olarak belirleyecektir. Aristokrat seçkinler ya da aydınlanma ve batılılaşmanın tavizsiz monşerleri olarak herhalde ya Verdi 'den 'Aida' ve 'Othello' dinleyecek ya da Chansons Françaises tarzında Yves Montand, Edith Piaf ve Maurice Chevalier dinleyeceklerdir. Ancak Charles Aznavour Ermeni olduğundan, dinlenmez ("artık dinlenmiyor" mu desek?)... Enrico Mathias ya da Khaled Arap kökenli olduğundan şarkılarına burun kıvrılır. Rap ayak takımının müziğidir, dinlenmez. Reggae ise modern ve çağdaş dünyaya "köle" olarak dahi hizmet şansını yakalayamamış sefillerin okyanus ortasındaki küçük bir adada, kendi kendilerine ürettiği bir müziktir; düzeyi düşürmemek gerekiyor değil mi? Jamaika müziği, Küba havasını yansıtmadığından, dünün devrimcisi ve bugünün konformisti 68 kuşağının da romantizmine hitap etmiyor, dolayısıyla İbrahim Ferrer kadar dahi ilgi çekmiyor.
"Derviş", "dervish"...
Uygarlık savaşının, belli bir yaştan sonra "yasa gereği" sarışınlaşan Jeanne d'Arc'larının, Attila İlhan kasketli Robespierre'lerinin ya da protest tutumun Che'lerinin, hiçbir toplum idealine, idealizme, seçkinciliğe ve dışlayıcılığa pirim vermeyen, derviş kılıklı reggae ile işi olamaz zaten... Seçkinlerimiz olsa olsa, derviş esintilerini bağlamından koparıp seçkinci kalıplara döktükten sonra solumaya başlar. İçindeki dervişi öldürdükten, "derviş"i "dervish" yaptıktan sonra yani... Ancak reggae dervişinin tarzı henüz seçkinci damak tadına uygun kıvama gelmiş değil. İçkiyi kaçırınca bir tarafımızdan patlak veren 'Sulukule' ritmine de uymuyor. Dolayısıyla şansı yok henüz.
Bir derviş işte bu Gentleman. Son parçasının klibi rahatsızlık uyandırıcı bu bağlamda. 'Sent a prayer' adını taşıyan bu çalışmasının görüntüleri, kırda, beyaz bir fonun önünde, başında bizim Anadolu insanının taktığı şapka, üstünde yine tarlada çalışan köylünün şehre inerken giydiği ve muhtemelen babadan yadigâr ve kirli kahverengi ceketli görüntüsü ile başlıyor. Çoğu anlaşılmaz bir İngilizce (aslında creolic-Patoa-dialect, esoterik Rastafari dininin ve Jamaika yaşamının ritmine uydurulmuş bir İngilizce diyalekti) ile 'jah jah i say, hear the words of his son lifting up his voice today, I know and I pray, never will I go astray' diye başlayan şarkısına dünyanın çeşitli kültürlerinden ve iklimlerinden çocuklu mutlu aile portreleri eşlik ediyor.
Ant dağlarında maya kalıntısı bir aile, Batı sahradan bir tuareg ailesi, Angola'dan bir siyah aile, Hindistan'dan bir Hindu ailesi portresi... Şöyle bir baktığımı hatırlıyorum. Enteresan geliyor bana, ancak farklı olduklarından ve onları tanımadığımdan dolayı, onlara uzaktan el sallıyorum. Uzak diyarlardan, uzak durdukça zararsız olduğuna kanaat getirdiğim resimler... "Onlar" diye düşündüğümü itiraf ediyorum.
Bir Amerikan ailesi, 'country' müziği hatırlatıyor bana, biraz püriten, biraz dünyayı ABD'den ibaret sanan tipik bir Amerikan ailesi...
Bir Avrupalı aile, modern ve çağdaş kıyafetler içinde, sarışın... Bir Japon ve Çinli aile portresi takip ediyor bunları, çağdaşlaşma serüvenini tamamlamışlık havası yansıtıyor ya da ben öyle bir izlenime kapılıyorum. Dünyaya hep bu pencereden baktığımızdan, belki de Türk seçkinlerinin ortalama tepkilerini gösterdiğimizden dolayı.
Türk ailesi
Ancak resimler içinde bir de Türk ailesi var, sokakta görebileceğimiz türden bir Türk erkeği ve yanında başörtülü bir Türk kadını ile çocuklar... Bir biçimde rahatsız olduğumu hissediyorum. Avrupalı aile portresini seyrederken duyduğum öykünmeci rahatlığımı bu portre karşısında kaybediyor, ürküyorum.
Şarkı 'I and I a stone that de builder refuse' sözleriyle devam ediyor. Portreler tamamlanınca klip de bitiyor. Ardından UNICEF'in klibi desteklediği bilgisi sunuluyor.
Gentleman, bu farklılıkları reggae felsefesinin olağan yansıması olarak yan yana, herhangi bir değer hiyerarşisi kurmadan, "iyi", "kötü", "garip", "tuhaf", "çağdaş", "çağdışı"... gibi nitelendirmeler yapmadan "zenginlik" olarak sunuyor. Başörtülü kadın da bu zenginlik tablosunun, hiçbir misyon üstlenmemiş yalın bir bileşeni olmaktan öteye bir anlam taşımıyor. Türbanlı Sih, göğüsleri sarkmış Tanzanyalı gibi... Onun için "çağdaşlık mücadelesi" bir anlam ifade etmiyor, anlamlı olan yalnızca "olana saygı". Onun için uygarlık, ilerledikçe dünyayı tüketen, kırmızı başlıklı kızı yutmak için büyükannenin kıyafetini giymiş kurttan farksız bir kandırmaca. Tüm kurtarıcılara, kahramanlara, uygarlık savaşçılarına kapıyı gösteriyor, "gölge etme başka ihsan istemem" pasifizmini şarkılarının satır aralarında haykırıyor. "Yönetme ve sömürme amacım yoksa, terör diye bir derdim de olmaz!", "İddia yoksa tehdit de olmaz" düşünceleriyle dervişliğini katıksızlaştırıyor. İsa'nın "Yönetmeyin ki, yönetilmeyesiniz" sözlerini hatırlatıyor. Doğaya hâkim olmaya odaklanmış uygarlık versiyonunun kazanacağı zaferin ancak 'Pyrrhus zaferi' olabileceğini haykırıyor... Ve başka hiçbir şey yapmıyor aslında...





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder